Kesif | I’m The Tourist

Benim gibi bir “çok gezen” ancak benden “daha çok gezen” blog I’m The Tourist ile çok yeni tanıştım. Özellikle ABD gezilerine dair paylaştıklarıyla ufkumu açtı, “evet kesinlikle kesinlikle gitmeliyim” dedirtti bana.

Bu kız bir harika yazıyor dostum!

Sizi de koltuğunuzdan alıp uzaklara götürsün istiyorsanız, hadi bakalım tık tık!

IMG_1204

Görsel, http://iamthetourist.blogspot.com ‘dan alınmıştır.

Reklamlar

Amsterdam

Aslında taa Nisan ayından kalma İsviçre fotoğraflarım, yine sonrasında yaptığım gezilere dair şeyler elimde birikmişken en yenisinden en tazesinden bir Amsterdam yazısı yazıyorum. Haydi o zaman gezimiz başlasın!

IMG_3470

Okumaya devam et

Italya-4 Venedik

20121005-142414.jpg

Ordan oraya atlar gibi post yapiyorum, ben de elbet isterdim ki akilli uslu bol zamani olan bir blogger olayim da gunu gunune paylasayim herseyi, ama nerde bende o zaman? Su an yuksek lisans yaptigim okulun kantininde ders saatinin gelmesini kahve esliginde beklerken, aha dedim artik hicbir kacarin, mazeretin yok, yaz kizim! (cok mesleki oldu sanki?)

Aslinda Italya’da Roma’dan sonraki duragimiz Floransa idi ama Floransa fotograflarini editlemek cokca vakit alacagindan, elimde hazir guzelinden Venedik bana guzel guzel poz vermisken onlari paylasmak istedim.

Venedik, ah Venedik elbette ki buyuleyici guzellikte bir sehir.. Yine ve yine kalabaligin icinden o guzelligi cekip cikarabilmek cok zor.. Firsatim olursa buralari daha sakin vakitlerde, belki bir ilkbahar gununde gezmek beni cok daha mutlu edecek. Sevmiyorum o deli turist kalabaligini, fotograf cekesim bile gelmiyor inan.. O yuzden kizma bana sevgili dost, kizma daha cok cekmedim diye. Sadece onca kalabalikta yapayalniz ve ozgur oldugumu hayal ederek yaptigim bu gezide, gel sen de paylas ayni ozgurlugu benimle…

20121005-142131.jpg

20121005-142216.jpg

20121005-142238.jpg

20121005-142300.jpg

20121005-142323.jpg

20121005-142447.jpg

20121005-142552.jpg

20121005-142513.jpg

20121005-142755.jpg

İtalya-3 “Pompei”

 

Pompei, Vezüv’ün “yaktığı” şehir..

Turumuzun “ekstrası” olan Pompei’ye gitmeden önce hakkında birsürü şey okumuş, tüylerimi bolca ürpertmiş, korkunç manzaralara hazırlanmış bir şekilde bu şehre ayak basmaya hazırlanmıştım.

Neticede boru değil, 24 Ağustos 79 tarihinde Vezüv’ün lavları altında kalmış, öncesinde medeniyetin belki de altın çağını yaşadığı dev bir şehirken, 1700 yıl sonra yeniden ortaya çıkarılmış, sokakları, evleri, okulları, hamamları bile hala büyük çoğunluğuyla ayakta olan bir şehirden bahsediyorum.

 

En fakir ailenin dahi 70 kölesinin bulunduğu, erkeklerin gün ağırmasıyla çalışmaya, çocukların okula, kadınların ise kendini güzelliklerine verdiği bir şehirmiş Pompei. Çok eşlilik esasıyla, evlerde kadın ve erkeklerin yataklarının ayrı, her daim yeni bir sevgiliyi beklercesine kendilerine özen gösterdikleri, her sokakta hamam olan bir yer.. Ticaretin gelişmişliği, şehrin göbeğindeki dev pazar yerlerinden de açıkça görülebiliyor.

Pompei’nin ticaretin yanında bir diğer geçim kaynağının ise fuhuş olduğundan bahsediliyor. Hatta, şehre bu amaçla gelen yabancıların, genelevi kolaylıkla bulabilmeleri için yerlere ve duvarlara geneleve hangi sokaktan girileceğini gösteren erkek cinsel organı kabarmaları bile yapılmış, zira birçoğu hala taşların üzerinde.

 

 

Bir genelev duvarındaki resimler

Cinselliğin bu denli açık ve yoğun yaşandığı bir şehirde, tek eşlilik o dönemde tercih edilen bir yöntem değilmiş. Kadınlar ve erkekler evlenseler dahi birbirlerinden farklı kişilerle birarada olurmuş.

Çocukların eğitimi ise önemli bir konu olarak ele alınmış Pompei’de, zira çocuklar iyi bir eğitim alıyor, o dönem hem Latince, hem Yunanca hem de şu anki İtalyancaya benzeyen konuşma dillerini öğreniyorlarmış. Ayrıca, kendi yasalarından maddelerin öğrenilmesi ve “hak” kavramının kitaptan sokağa inmesi amacıyla şehirde özgürlüğün ve yasaların duvarlara dahi kazınmış olduğunu gördük. Pompei, döneminde ticaretin, hukukun zirvesindeymiş anlayacağınız.

Peki ne oldu da bu şehir tarihe gömüldü? Teolojik olarak bunu açıklamak çok basit, zaten birçok kaynak da bu rahat, çok eşli, fuhuşun yaygın olduğu hayatı “Tanrının cezalandırdığı” yönünde fikir beyan etmiş. Yine katolik kaynaklarda, putperest olan Pompeililerin bu nedenlerden ve Hz.İsa öldürüldükten sonra dahi hala çok tanrılı dine inanmalarından ötürü cezalandırıldıkları dikkati çekiyor. Bilimsel olarak bakıldığında ise, şehre yaklaşık 10 km uzaklıktaki Vezüv’ün bugün de aktif (İtalyancada “sönmeyen” anlamına geldiğini belirtelim) bir yanardağı olduğunu gözden kaçırmamak gerek. 3 gün içerisinde şehri küle boğması, solunan zehirli gazlar, havadan yağan kül ve toz yağmuru ile bu mümkün. Rehberimiz, birçok kişinin deniz yolu ile kaçmayı başardığını, ancak özellikle yağmacıların geride kalan eşyaları toplayabilmek için kaldıkları esnada mahsur kaldıklarını söylemişti.

Taşlaşmış insanlar ilk bulunduklarında, aslında doğru şekilde ifade etmek gerekirse şehrin yeniden keşfedilmesi esnasında yapılan kazı çalışmalarında kalıp halindeki bedenlere değen kazı makinaları durdurulmuş, içinde elbette ki organlardan ve etten eser kalmamış bedenlerin içine sıvı halde alçı veya benzeri madde doldurulmuş ve bugün bu şekilde sergilenmesi sağlanmış. Dökülen sıvı madde, vücudun aynen şeklini aldığından, kıvrımları, üzerindeki giysi ve takıları bile seçilebilir halde. Bu nedenle görüntü, tahmin ettiğinizden çok daha gerçek, çok daha etkileyici.

Sadece taşlaşmış insanlar veya heykeller için değil, gerçekten tarihi görebilmek için, kül tabakasından kurtulduğunda hala ayakta kalmış dev bir şehri gezebilmek için, yeri gelip de “gözlerine inanamamak için” kesinlikle buraya gelinmeli derim.

Aynı gün Napoli’yi de gezdik ama siesta saati olması nedeniyle her yer ama her yer kapalıydı Napoli’de. Onca saat güneşin bağrında bir antik kenti arşınladıktan sonra güzel bir yemek ve kahve molası olacağını düşündüm, ama benim için hüsran oldu.. “Ama sen de Napoli’nin şurasını şurasını gezmemişsin ki!” diyerek beni kınarsanız, bir sonraki seyahati Ağustos’ta ve öğlen sıcağında yapmamak koşuluyla size katılabilirim.

 

İtalya

İtalya hayallerimin ülkesi değil, görmeden ölmem dediğim bir yer değildi. İnternette daha çok başka turlara bakarken, gün olarak daha uzun ve fiyat olarak daha ekonomik geldiği için tercih ettim bu turu. İyi de etmişim, çünkü gerçekten güzel yerler gördüm, iyi insanlar tanıdım, bilmediğim bir şehirde bisiklet sürdüm, Pisa kulesini karşıma alıp şekerleme yaptım, çok iyi yemek yiyememiş olsam da farklı tatlar denedim.

Hoş bir deneyimdi. Tek başına tatili herkese tavsiye ederim:)

 Bir yolculuk klasiği olarak kanat fotoğrafı

İtalya turumuza Cumartesi gunü başladık. Saat 10:30 da Roma Havalimanına inmiştik. Ardından tur ekibiyle buluşma, bavul alma, tur otobüsüne binme ve yaklaşık yarım saat süren bir yolculuk sonucu Roma sehir merkezine varış. Roma’nın ne kadar büyüleyici bir sehir olduğunu anlatmaya zaten gerek olmadıgını düşünüyorum. Bir imparatorluğun etrafında kurulduğu bir sehir ne kadar büyüleyici olabilir dıyorsanız en yakın zamanda İstanbul’u da ziyaret etmenizi öneririm. Kastettiğim ziyaret elbette ki bir AVM veya Nişantaşı ziyareti değil.

 San Pietro Bazilikası

İlk durağımız Vatikan oldu. Açıkcası daha önce hiç turka geziye gitmediğim için bazı seyler bana çok yeniydi, ornegin girdiğimiz her sehirde sehir merkezine girecek tur otobüsleri öncelikle izin alıyorlar, otobusteki kisi sayısını bildiriyorlar, sonrasında artık ilgili kurum hangisiyse tur otobüsünün çizeceğiz rotayı belirliyor. O rotaya göre otobüs, belli bir saatte sehirden çıkmak zorunda. Tüm bu düzenlemeleri yapmalarının sebebi olarak, tur rehberimiz, İtalya’da bu aylarda turist sayısının çok fazla olduğunu, düzenleme yapılmazsa belli bölgelerde ciddi yoğunluklar olacağını , ornegin aynı anda gelen 4 otobüsün birden Vatikan’a giriş yapması durumunda diğer bölgelerin daha sakin olup Vatikan’da kapasite üstü bir yoğunluk yaşanacağından problemlerin çıkacağını anlattı. Gittiğimiz her şehirde bu durumu yaşadık, girişte izinler aldık. Ama az önce de söylediğim gibi, ilk defa turla seyahat ettiğim için bu husus diğer ülkeler için de geçerli midir, bilemeyeceğim..

Vatikan’ın İsviçreli Muhafızları

Vatikan’ın dünya üzerindeki gücünü anlatmaya gerek yok, İsviçre bankalarında kaç sıfırlı olduğu belli olmayan miktarlarda paralar, sonsuz şaşaa, güç, dünyanın çoğunluğunun ruhani lideri Papa.. Kurban bayramında bütün dünyanın Mekke’ye akın etmesi, insanların yıllarca hac sırası beklemesi gibi bir durum, sadece görünümü daha modern, ama mantıken hiçbir fark yok. Yine de, Roma’yı Roma yapanın Vatikan’dan çok daha fazlası olduğunu, hatta Vatikan’dan çok daha öncesi olduğunu, şehri birkaç gün daha gezdikten sonra daha iyi anlayabiliyorsunuz..

Michelangelo – Pieta

Yıllar önce, holigan bir dindar tarafından suikaste kurban gitmekten son anda kurtarılan, Michelangelo’nun “masterpiece (ustalık eseri)” olarak adlandırılan, Meryem’in yüzündeki hüzün ve masumiyeti görmek için insanların dünyanın öbür ucundan kalkıp geldikleri ünlü Pieta; San Pietro’da kurşun geçirmez bir camın ardında saklanıyor..

Oysa ki ben Vatikan’da en çok kuşları ve onların peşinden koşan çocukları sevdim!

Sistine Şapeli ve Vatikan müzesini ne yazık ki gezemedim. 7 kmlik bir müze alanını gezebilmek için haliyle vakit lazım, e rehber  “1 saat sonra şu gölgede buluşacağız” dediğinde,  içeriye girememekten başka bir şansım da kalmadı.

Monumento Nazionale a Vittorio Emanuele II ve Piazza Venezia

Colesseum

Bunların Roma’ya dair bilindik görüntüler olduğunun farkındayım ama, o noktada tur otobüsünden inemediğimiz için bana da böyle fotoğraflar çekmek düştü.

Ama merak etmeyin, iplerim çözüldüğü anda koşarak özgürlüğüme kavuştum!

Break

Uzun, upuzuun bir aradan sonra yine blogum, yine canım blogum diyerekten geldim:)

Şu anda İstanbul’da havaalanındayım ve uçak korkusuyla bir hafta içinde üç farklı havaalanı ziyaret ederek, türümün tek örneği olduğumu düşünüyorum:)

Kısa bir süre önce kendime bir tatil vermek istedim ve bunun için yollara, vize almaya düştüm. Şükür, şanslıyım, vizem geldi, birkaç gün de arkadaşlarımı göreyim dedim. Görsel
İzmir’de Küçükpark’ta Bisquitte diye bir mekan keşfettik, çok ama çok sempatik bir yer. Kesinlikle denenmeli, fiyatları çok uygun. Gerçi birkaç ay sonra tam karşısına arkadaşlarım Co diye bir mekan açıyorlar, orası açılınca başka yere gitmeyin, Co’ya gidin 🙂 

Görsel

İstanbul’a gidip de Taksimi, Boğaz’ı görmeden OLMAAZ 🙂 Her ne kadar çılgın trafikte saatler geçirmiş olsam da, bu şehre her geldiğimde hiç gitmemiş gibi hissediyorum. Çok garip, sanki burası benim evimmiş ve ben sadece uzuun süre için evimden uzaklaşmışım ve geri dönmüşüm gibi. Şimdi havalimanında otururken de bu hissi anlamlandırmaya çalışıyorum, gerçekten İstanbul’da bir süre bile olsa yaşayan kişileri içine çekmesi, kendini bu kadar sevdirmesi dünyada acaba başka kaç şehirde olan bir özellik?

Yakında görüşmek üzere, wish me a safe flight home:)

 

İsviçre Notları-2

Uzun zamandır İsviçre gezimin devamını yazmak istiyordum ama döner dönmez o kadar çok koşuşturmaca içine girdim ki, bir türlü vakit bulup yazamadım. Zaten öylesine, basit bir yazı olsun da istemiyorum, fotoğrafları tek tek seçip düzenleyip, gitmek isteyenlere tavsiyeler niteliğinde bir yazı olsun istiyordum,  o yüzden aksadı ama şimdi burada karşınızdayım 🙂

Bir önceki postta bahsetmiştim, ben gitmeden önceki hafta Bern’de ve bütün İsviçre genelinde hava 20’li derecelerde iken benim gittiğim gün itibariyle soğudu, soğudu, ve dönmeden 2 gün önce kar bile yağdı! O nedenle fotoğraflarda çoğunlukla bulutlu hava göreceksiniz, ama bu İsviçre’nin güzelliğini engellemiyor zira bu ülkeyi güzel yapan şey sarıdan çok yeşil bence 🙂

Üçüncü gün, -aslında gezmeye başlamamın ikinci günü- yanında kaldığım arkadaşımın tavsiyesiyle Interlaken bölgesine gittim. Interlaken, (Göller arasında anlamına geliyor, gerçekten de yukarıdaki haritada da görebilirsiniz, ülkenin tam göbeğindeki iki gölün arasında) aslında Sapanca gibi bir yer. Küçük küçük evler, oteller, süper sessiz, huzur arayanların mekanı. Bol bol Asyalı turistle karşılaştım. Bir doğa fotoğrafçısı için cennet niteliğinde. Benim için ise ne yazık ki fazla sessizdi, ben daha çok metropol insanı olduğumu anladım bu geziyle birlikte. Ayrıca Paskalya nedeniyle dükkanların yine kapalı olması hayal kırıklığıydı.

 

Interlaken’den sonra ne yapabilirim, ne yapabilirim diye düşünedururken, Luzern trenine az buçuk bir vakit kaldığını gördüm. Tren, yaklaşık 2 saatlik bir yolculuk yapacaktı ve anladığım kadarıyla göller bölgesinden, en manzaralı yerlerinden ilerleyip dağ tepe aşarak, yine başka bir güzel (ve BÜYÜK) şehir olan Luzern’e varacaktı.Hooplayıp bindim.

Ve hayatımdaki (Boğaz manzarası ayrı bir kategori, onu saymıyorum) en güzel manzarayı izledim, abartmıyorum!

Geçtiği yerler, rotası, o kadar güzeldi ki, tek yapmam gereken müziğimi dinleyerek dışarıyı izlemekti.

Tren yavaş yavaş taa o tepelerinde karların göründüğü dağlara kadar çıktı, sonra tekrar aşağıya indi, sonra bir daha bir daha.. 2 saatin nasıl geçtiğini anlamamışım- demek isterdim, ama diyemiyorum çünkü Paskalya tatilinden önceki son akşam olduğu için, durduğumuz duraklardan birinde, ki orası askeri üsmüş, 10-15 tane genç asker çocuk bindiler ve tüm boş koltukları doldurdular(benim yanım, karşım, çaprazımdaki koltuklar da bunlara dahil). Trenin içinde sessizlik namına hiçbir şey kalmadı. Ellerinde kasa kasa biralar, sanki askerlik orada zorunluymuş gibi askerliğe lanet eden şarkılar, bağırış çığırış eşliğinde geçirdiğimiz bir buçuk saat yüzünden hayatımın en güzel yolculuğu rezil oldu.

 

Tren, 2 saatlik gürültülü yolculuğumun sonunda Luzern’e vardı, ben de koşarak indim, akşam geç olmadan Luzern’de de bol bol gezebileyim diye:)

Tren istasyonundan inip sola doğru yürüdüğünüzde sizi bu eski, tarihi Chapelle köprüsü karşılıyor ilk önce. Reuss Nehri üzerine 1333 yılında yapılmış bu köprü ve içerisinde tam 100 adet yağlıboya resim var.

Her birini tek tek inceleyerek, yavaş yavaş yürüdüm bu sempatik köprüden, her yer fotoğraf çeken Capon turistlerle doluydu gene:)

Karşıya geçtiğimde ise, ara sokaklardan ilerleyerek, aslında nereye gittiğimi de tam olarak bilmeden yürüdüm. Her sokakta, her bina ayrı bir sanat eseriydi.

 



Luzern’de de herkes bir telaş, evine ailesine yetişmeye çalışıyordu bayramda bir arada olabilmek için.. Dükkanlar kapanıyor, adımlar hızlanıyor.. Ben ise tek başıma, zaman durmuşçasına yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm..

Kendimi de bir mağazanın vitrininden çektim, bakın ben de burdayım diyebilmek için:)

Sonra elbette zaman doldu, eve dönme vakti geldi, ben de uygun adım marş, ikinci tarihi köprüden geri dönerek yürüdüm istasyona.

 

Ağaçlardan ötürü, bina yemyeşil gibi görünüyor, çok beğendim!

Ve dönüş yolu:(

Bir fırsatım daha olsa, sadece Luzern’de birkaç gün geçirip, özellikle müzelerini, tek tek binalarını gezmeyi çok isterdim çünkü bu şehir bana gerçek bir sanat şehri gibi geldi! Çok ama çok keyifli olacağına eminim:)

İsviçre Notları-1

En son 2009 yılında Polonya’ya Erasmus öğrencisi olarak gittiğimden beri yurtdışına ayak basmamıştım, taa ki kafama tak edip İsviçre’ye gitme kararı alana dek.

Bunun sebebi çoğunlukla ekonomik. Mezun olduk, staj sonra iş derken yaşam koşuşturmacası içinde ancak ülke içinde yakın yerlere gitmek mümkün oldu, gerçi bu yıl kulüp vesilesiyle bol bol gezdik evet ama içimde yepyeni yerler görme heyecanım bir türlü sönmedi, sönemedi, o nedenle ben de çok yakın bir arkadaşımın daveti üzerine, Paskalya’da soluğu Bern’de aldım:)

Uçaktan alpler, üzerine kremşanti dökülmüş cupcake gibi görünüyordu:) Zaten İsviçre’de kaldığım süre boyunca tükettiğim tatlının, çikolatanın haddi hesabı yok:)

Sunexpress’in Antalya – Basel direkt uçuşuyla bir sürü in bin yapmaktan kurtuldum hemi de baya uygun bir fiyata aldım biletimi. Anadolu’dan Avrupa’ya artık bir sürü uçuş var, İstanbul aktarması yapmaya gerek kalmadı.

Basel EuroAirport, gerçekten de adına yakışır tam bir Avrupa Havalimanı. Şehir, Almanya, Fransa ve İsviçre’ nin sınırında kaldığı için havalimanından üç ülkeye de çıkış yapılıyor.

Havalimanı, Basel şehir merkezine otobüsle yaklaşık 10 dakika mesafede. Havalimanı önünden yaklaşık 5 dakikada bir Basel Tren İstasyonuna (Basel SBB) sefer var. Biletler 4 CHF ve otobüsün önündeki otomatlardan Euro ile de satın alınabiliyor. Bu arada, bildiğiniz gibi İsviçre AB üyesi değil o nedenle para birimi de Euro değil, Frank. 1 frank yaklaşık 2 TL. Ülke oldukça pahalı, asgari ücretin 3500 CHF (7000 TL) olduğunu duyduğumda dudaklarım uçukladı. Ama giderleri de bir o kadar var yani o kadar para kazanıyorlar ama cebe atıyorlar, herkes zengin, diyemeyeceğim.

Bu fotoğraf da işte Basel Tren İstasyonunu görüyorsunuz:) Ben, ülkenin başkenti olan Bern’e gideceğim için buradan trene bindim. Gitmeden önce, Gençtur’dan İsviçre içinde geçerli One Country Pass – Switzerland Pass almıştım 98 € ödeyerek. Bunu yazmamın sebebi ise şu. Bu ülkede her şey olduğu gibi seyahat de çok pahalı. Örneğin 1 saatlik Basel – Bern tren yolculuğu 2. sınıf ücreti 77 TL. O nedenle tavsiyem eğer ülke içinde gezecek vaktiniz varsa mutlaka ve mutlaka İnterrail bileti alıp öyle gitmeniz. Çünkü İnterrail bileti ile belirlediğiniz günlerde İsviçre’deki her trene binebiliyorsunuz ( Über Hızlı Trenler Hariç:) Her bindiğiniz vasıtaya para verecek olsanız masrafınız inanılmaz olur. Aynı Swiss Pass’i İsviçre’ye gidip ordan almak isterseniz fiyat 218 €. O nedenle mutleka ama mutlekaa burdan alınmalı, gidilmeli, bu yemyeşil küçücük ve süper düzenli ülke karış karış gezilmeli.

Bern’e yaklaşık bir saat sonra vardım, arkadaşımla buluştuk, biraz uyudum, dinlendim. Sabah 06.15 uçağına bindiğim için gece hiç uyuyamamıştım ve ilk günü bu nedenle dinlenerek geçirdim, zaten ayakta duracak halim yoktu.:/

İkinci gün, biraz daha soğumuş ve bulutlu bir hava karşıladı beni, napsam nereye gitsem dedim, sonra bir baktım önümden bir tren geçiyor, son durağı Neuchatel. Hadi kızım dedim, atla. Ve bindim. Ve çok ama çok sevimli bir şehre gittim.

Neuchatel aynı zamanda bir kanton. İsviçre Federal bir devlet ve federe devletlerine kanton deniyor. Her kantonun kendi yasaları, kendi düzeni var. Örneğin Neuchatel kantonu, Türk Medeni Kanunu’nun alındığı yer. Öyle de bir önemli biz hukukçular için:)

Neuchatel’de, müzeyi ve muhteşem manzaralı sahil yolunu, pembe şemsiyemle yağmur altında gezdikten sonra, şehir merkezine doğru yürüdüm ve karşıma şu sevimli mi sevimli dükkan çıktı.

Sıradan bir hediyelik eşya dükkanı gibi görünse de, o kadar sempatikti ki içindeki herşey, minicik dükkanda bir saate yakın vakit geçirdim. Orjinal şeyler arayanlara tavsiye ederim.

Neuchatel’den birkaç sokak fotoğrafı ile İsviçre yazı dizimin ilkinin sonuna geliyorum sevgili dostlarım. Umarım fotoğraflarımla içinizdeki gezgini biraz olsun oturduğunuz koltuktan uzaklara kaçırabilmişimdir 🙂

 

Mardin Kapı Şen Olur!

Uzun süre olmuş, yazamamışım. Gerçi çok geçerli bahanelerim var ama blogumu çok da özledim, yazmayı özledim; ama insaf edin bana uyumayı da çok özledim :/

Son zamanlarda ödevler, iş temposu, kulüp projeleri derken ciddi anlamda yoğun bir dönem geçirdim ve yoğun dönemin hemen ardından da taa yazın biletini aldığımız, dört gözle beklediğimiz Anadolu Buluşması için Diyarbakır’a gittik. Diyarbakır Rotaract Kulübümüzün inanılmaz ev sahipliği, yöresel yemekler, sıcacık sohbetler ve bol bol künefeyle harika bir haftasonu geçirdik. Dinlenmek için dönmek güzel ama zaten yılda birkaç kere görebildiğimiz arkadaşları arkada bırakmak da çok üzücüydü.

Cuma akşamı Antalya ekibi olarak Diyarbakır’a vardık, ardından ciğer ve künefe, sonrasında yoğun bir program için cumba yatak!

 

Cumartesi Tarihi Hasanpaşa Hanı’nda, daha önce yemediğimiz ve tahminen yiyemeyeceğimiz envai çeşit kahvaltılık, peynir, zeytin, domates, bal, kaymak (ah o kaymakların biri gitti biri geldi) 🙂

 

Ardından Suriçi gezisi, Bakırcılar, fotoğraf makinamı götüremediğim için çok pişman olduğum kiliseler, Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi, Menengiç Kahvesi, Sıcak Şarap. Akşamına Eyvan Gecesi. Eyvan gecesi, bayanların da katıldığı Sıra gecesiymiş, bunu da öğrenmiş olduk. Çok çok keyifli vakit geçirdik.

Ertesi gün Mardin’i gezdik. Çok yeni keşfedilen Dara’yı, köyde bize tarihi anlatan sevimli çocukları hiç unutmayacağım. Baba tarafından doğulu biri olarak sanki daha bir samimi, daha bir içten geliyor bana.

Akşama ise, Diyarbakır’a dönüş, ardından da Antalya uçağı, uçaktan korktuğum için bana yine gergin bir 1.5 saat ve ev.

Hiç unutamayacağım, çok samimi çok tatlı bir gezi oldu.

Fotoğrafları arkadaşlardan aldıkça postu güncelleyeceğim.

Herkese mutlu haftalar dilerim!