Amsterdam

Aslında taa Nisan ayından kalma İsviçre fotoğraflarım, yine sonrasında yaptığım gezilere dair şeyler elimde birikmişken en yenisinden en tazesinden bir Amsterdam yazısı yazıyorum. Haydi o zaman gezimiz başlasın!

IMG_3470

Amsterdam’a kısa denilebilecek bir sürede vardık, öncelikle sabah 8.00-9.00 arası Antalya-İstanbul uçuşu, ardından 10.35 Türkiye saatiyle Schipol’e doğru kalkış (bu arada Şipol diye okunduğunu zannederken ben, doğrusu Skipol imiş) ve Hollanda saatiyle 13.00’te iniş.. Öğleye doğru ordaydık, yani gün bizimdi! Şans demeyelim de, coğrafi gerçekler gereği kalkış alanımızda hava 34 derece iken, indiğimizde 8 derece, yağmur-bulut-rüzgar vardı. Muhteşem bir hava değişimi anlayacağınız!

 

Öncelikle otelimize gittik, davetli olarak gittiğimiz için otelimizin yerini seçme şansımız yoktu ama şansımıza gerçekten çok memnun kaldığımız bir yerdeydi. Grand Hotel Downtown, Adresi: Eerste Constantijn Huygensstraat 10a. Bu cadde büyük bir cadde ve tramvaya binmenize gerek kalmadan şehir merkezine maksimum 10 dakikada ulaşabiliyorsunuz. Tramvaya bindiğinizde de birkaç dakikada şehrin herhangi bir yerine zaten kolaylıkla gidebiliyorsunuz. Amsterdam gerçekten ufak bir şehir.

Ardından eşyalarımızı yerleştirip şehir turuna başladık. Aslında, ben bundan 7 yıl önce üniversite 1. sınıfı bitirdiğim sene (yaşlandıııım :O ) Almanya’ya Düsseldorf’a 1 aylık bir dil okuluna gitmiştim. Orda tanıştığımız Türk arkadaşlarla haftasonu için araba kiralayıp Amsterdam’a gelmiştik, ancak hem o zaman fazlasıyla şehri gezemediğimizden, hem de elbette üzerinden bir asır kadar zaman geçtiğinden ilk defa geziyormuş gibi gezdik Amsterdam’ı. Çok ama çok keyif aldık.

IMG_3480

Şehir, su kanallarıyla örülmüş toprak parçalarından ibaret. Ama Amsterdam’ın binaları o kadar eski, o kadar güzel ki, şehir sizi sıkmıyor, adeta “gel bir fırsat bul da burada yaşa” diye bas bas bağırıyor sanki!

IMG_3466

İlk gün, havanın düzelmesini bekleyemedik, çünkü çok kısıtlı bir zamanımız vardı bu yüzden bol bol yürüdük, yağmur çok şiddetlendiğinde ise havalimanından aldığımız 3 günlük geçerli toplu taşıma kartını kullanıp tramvaya bindik. Ama daha çok yürüdük. Kanalların üzerindeki mini köprülerden geçtik, zaten adım başı su! Su bir şehri o kadar güzelleştiriyor ki! Tabi tüm şehri güzel yapan ikinci bir sebep daha var. BİSİKLETLİLER!

Şehirde her yerde ama her yerde ayrı bisiklet yolu var. Ve normal araç yolundan çok daha işlek! O kadar çeşitli bisikletler var ki, önünde sepeti olanlar, arkasında çocuklar için oturağı olanlar, çiçekliler, arkasında kasa taşıyanlar.. Mini etekli hanımlardan takım elbiseli bond çantalı beylere kadar herkes bisikletli.. Sakın ha yürürken kaldırım zannedip bisikletler için ayrılmış yoldan yürümeyin, zincirleme kazaya sebep olabilirsiniz 🙂

IMG_3530

Bu her yere park etmiş rengarenk bisikletlerden bir tane ben de istiyorum!

Gün boyu yürüdük ve akşam olunca, olmazsa olmaz Red Light turuna çıktık 🙂 Açıkçası ben öyle abartıldığı kadar “terbiyesiz” bulmadım Red Light’ı. Bayanlar, erkekler rahatça sokaklarda dolaşıyor. İsteyen istediği mağazaya girip çıkabiliyor, kimsenin bir başkasına “aaa” diye baktığını hiç görmedim. Elbette bazı işletmeler erkek odaklı çalışıyor, vitrinlerde iç çamaşırlı bayanlar poz veriyor, kimisi oraya başka amaçlarla geliyor ama hiçbir kadın da orda gezerken rahatsız olmuyor. Bunu başarmaları gerçekten tebrik edilesi.

IMG_3483

Akşamın sonunda, yorgunluk yorgunluk üstüne binmişken bendeniz her ne kadar yer yön algısı fazlasıyla gelişmiş olsa da, yeni bir şehir en güzel kaybolarak gezilir mantığım otomatikman devreye girmiş olacak ki, yine yanlış tramvaya binmeye yönlendirdim arkadaşımı. Sonra bir durakta indik. Yürüdük, bir baktık ki orda beyaz beyaz parıldayan bir şeyler var!

IMG_3522

Yakından tanıyanlar benim Apple manyaklığımı bilir. Evet ne yapayım bu konuda kendimi kontrol edemiyorum. Şu anda bu satırları yazmakta olduğum Macbook Pro’yu almayı, taa 2. sınıfta kafama koymuş, para kazanınca alacağım ilk şeyler arasında 1. sıraya yerleştirmiştim. Apple ürünlerini fazlasıyla kullanışlı buluyorum. Bunca yıldır Windows tabanlı her türlü bilgisayarla fazlasıyla haşır neşir olmuşluğum vardır. İnanın kullanması çok kolay, alışınca Windows’a dönmesi ise neredeyse imkansız.. Apple hakkındaki fikirlerimi daha önce de bu postumda bol bol açıklamıştım (ee bu kadar övgüden sonra bi Earpod’um olsa fena olmazdı hani :p)

İçerisi o kadar  aydınlık, o kadar beyaz ki, işte tam bir pazarlama stratejisi.. İnsan kendini cennette hissediyor. Hani hiç gidip görmedim ama New York’un ünlü Times Meydanının aydınlığından esinlenildiğini düşünüyorum bu tasarlanırken..Hemen orada kendime bir “Genius” bulup aklımdaki soruları sordum, cihaz fiyatlarını Türkiye’dekilerle karşılaştırdığımda ise 100 Euro gibi bir fark görebildim sadece. Yani hatırlatmakta fayda var, Avrupa’dan alınmasında hiçbir avantaj yok ne yazık ki. Alabiliyorsanız, ABD’den getirtin. Yoksa Türkiye’den alın.

Apple Store’a gidince mutluluktan deliye dönüp fotoğraf çektirdiğimi itiraf etmekle beraber bu fotoğrafı kendime saklamayı tercih ediyorum:)

Ardından Hard Rock Cafe’de birer yorgunluk içeceği ve cumba yatak 🙂 İkinci gün ve Rotterdam fotoğrafları ise azzzzz sonra :))

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s