Tatlı Pazartesi

Başlığa bakıp “sen bizimle dalga mı geçiyorsun?” diyor olabilirsiniz. Hele ki Perşembe-Cuma’yı tatile dahil edenler için 10 günlük upuzuun bir Kurban Bayramı geçirmişken, ilk iş günü ne kadar “tatlı” olabilir? Bilmem, bugün, giydiklerimden olsa gerek, bana pek bir tatlı. Akşamki ödev sunumunu düşündüğümde ise midemin ne kadar bulandığını da eklemeden geçemeyeceğim.:S

Annemle babamın doğum günü hediyesi bluz, kolları kanat gibi, uçuş uçuş 🙂 Bluz: Forever New

Büyükbabalarımızın eski saatlerini andıran kolye:) Kolye : T-Box

En güzel yanı da saatin kurmalı ve çalışıyor olması. Saat takmayan biri olarak bu kolyeyi taktığım günler, saat kaç diye ona buna sormak, çantadan telefon aramak zorunda kalmayacağım, ehiehi.

Bu hafta yurt genelinde hava çok kötü olacakmış, beni en çok düşündüren ise elbette Van’daki depremzede vatandaşlarımız. Nakdi yardımlara ne yazık ki güvenim kalmadı, ama umarım topladığımız tüm o giyecek ve ısıtıcılar yerine ulaşmıştır.

Herkese mutlu bir hafta diliyorum!

Reklamlar

Leman Kültür Antalya

Bugün, Lise-2’den beri çok çok yakın arkadaşım olan, üniversitede İstanbul’da okuduğumuz yıllarda şehrin ayrı yakalarında oturduğumuz için çok görüşemediğimiz ama hiçbir zaman kopmadığım arkadaşım Z ile buluştuk. İkimiz de memlekete kesin dönüş yaptık ya, gurbetteki gariban günlerimizi konuştuk yine, sonra burda çok vaktimiz olmasına rağmen niye buluşamadığımızdan hayıflandık, sonra tiyatrodan sinemadan konuştuk ve çok daha sık buluşalım,kentteki kültür sanat aktivitelerini kaçırmayalım diye sözleştik; bu sefer başarırız inşallah.

Buluşma mekanımız Leman Kültür’dü, Türkiye’nin en güzel Leman Kültür’ü bence Antalya’daki. Hele o menüdeki yiyecek isimleri beni benden alıyor. “Şansımı deneyeyim ben bu olsun” u yedim, şansımı denedim ve enfesti. Özellikle soslarını çok beğendim. Ayrıca diğer mekanlardaki gibi yemeği söyleyip on saat beklemiyorsun, muhabbetin “ee sen ne yapıyorsun abi görüşmeyeli?” kısmına geldiğinde garson başında elinde üstünde dumanı tüten yemeği ile hazır bekliyor oluyor. Hem dadından hem hızından yenmez.

Yemek sırasında işten, güçten, para kazanmanın zorluğundan, mesleklerimizin en ama en kötü yanlarından bahsederken, bir yandan başka masaların siparişlerini kestik, o ne yiyor?/hmm bu güzelmiş bir dahaki sefere bundan söyleyelim/aa bu da ne? gibi kısmen sapıkça ve aç bakışlar attık. Tok evin aç kedisi derler ya o hesap. Ama kötü bir niyetimiz yoktu canııım, maksat yeşillik.

Ardından tatlı mı yesek deyip işbu karışık meyveli Waffle ı söyledik. Yanında gelen çikolata ve çilek soslarıyla benim gibi bir tatlı canavarını bile doyurdu, bir daha uzun süre tatlı yemem herhalde.(Yalannnnn…)

Doyduk yedik çatladık, hava bozdu, iş güç derken kalkma vakti geldi, kalkarken bir de dilek ağacı manzaralı ambiyansı çekeyim dedim, hani görmek istersiniz diye.

Bu mekanın en sevimli yanı da, doğumgününüzü burda kutlamak isterseniz eğer, pasta gelirken müzik kesiliyor ve bir anda “hepi hepi börtdey tuu yuu” şarkısı çalmaya başlıyor, ve tüm ama tüm garsonlar başınıza gelip göbek atmaya, sizi döndürmeye başlıyorlar. O an gerçekten dışardan izlemesi çok keyifli; ama aynı gün içinde 10 doğumgünü olduğu zamanları da biliyorum ki o vakit artık sevimlilikten uzaklaşıp mide bulantısına doğru giden geri dönülmez bir yola girebiliyorsunuz.

Antalya’ya gelip arkadaşlarınızla iyi vakit geçirebileceğiniz bir mekan olarak Leman Kültür’ü tavsiye ediyorum, mekan Işıklar Caddesi’de yol üzerinde sağda.

Yemek için ise, Antalya’nın en ünlü yemeği olan köfte-piyazı inşallah çok yakın bir zamanda yapacağım piyazcı ziyaretinde fotoğraflayıp, buradan paylaşacağım. Tahin-severler, beni izlemeye devam edin anacıım!

Miss Gadget

Biz küçücükken, ufacıkken hani çizgi filmler vardı ya hani, silahlı, savaşlı, topaçlı olmayanlarından bahsediyorum. Ne güzel günlerdi değil mi? Siz de özlemiyor musunuz o çizgi filmleri? Eskiden, dünyanın bu kadar çirkin bir yer olduğunu bilmiyorduk. Çünkü saat 9 oldu mu “Haydi bakalım yatağa” denene dek, şu dönemde olduğu kadar çok cinsellik, şiddet, entrika içermeyen programları izliyor, zaten biraz anlıyor , biraz da anlamıyorduk.

Televizyonu her açtığımızda çizgi film izlediğimiz günler geride kaldı ama artık televizyonu açtığımızda bu kadar çirkin manzarayla karşılaşmak da fazlasıyla acı..

Bu seti yapmaya başlarken aklımda hiç böyle bir fikir yoktu ama seçtiğim parçaları gözümün önünde bir araya getirince, eksik olan tek şeyin bir büyüteç olduğunu fark ettim:)

Haydi gelin, biz de bu şık dedektifin peşine takılıp güzelliğin izini sürelim..

Üst:Ivory / Etek:Alexander Wang / Pelerin: Soeur /Gözlük: Tom Ford / Şapka: Monsoon / Kolye: Ziba / Çanta: Marc Jacobs / Ayakkabı: Louboutin

Görseller Polyvore.com’dan alınmıştır.

Random

Telefonumun fotoğraf albümünü karıştırırken bulduğum bu birkaç fotoğrafı paylaşmak istedim

I’d like to share with you some photos that I’ve found while checking my photo album on iPhone.

Küçük tatlı “Şeftali”m / My sweet little “Peach”

Çok sevdiğim ama bir türlü bulamadığım Küçük Prens saatim / My “Little Prince” watch- which I love but I’ve lost

Canikom H’nin hediyesi Penguenli kupam / A lovely Penguin-mug, a gift from my dear friend H

Kaş’ta kaldığımız pansiyonun bahçesi / A little view of the pension we stayed in Kaş,Antalya

Yanlışlıkla çamaşır makinesinde yıkadığım için artık giyemediğim pembe ceketim:( Bir çaresi var mıdır? / My lovely pink jacket, damn I washed it in washing machine,I can’t wear it anymore:( Is there any chance to fix it?

Kurban Bayramı’nın 4. Günü

Bir yanımın dört gözle beklediği, diğer yanımın gelmesini hiç istemediği kurban bayramı, zıpkınnn gibi fişşekk gibi geldi de geçti. Bugün 4. gün. Kurban bayramlarının neden Ramazan Bayramlarından bir gün daha uzun sürdüğünü hep merak etmiş ancak hiç araştırmamışımdır. Bileniniz varsa, bu meraklı ancak üşengeç bünyeyi bu postun altına yorum bırakmak suretiyle çok ama çok me’sud edersiniz cicişlerim.

Gelelim neden bayram konusunda ikilem yaşadığıma.. Son zamanlarda iş temposu çok yoğundu. Her gün en az bir, en çok belirsiz sayıda duruşma, adliyede yapılacak evrak işleri, 1 Ekim itibariyle yürürlüğe giren yeni tontiş usul kanunumuz HMK (Hukuk Muhakemesi Kanunu) ile yaşadığımız anlamsız didişmeler beni çok yormuştu. Bilmeyenler için, usul kanununun yeri bambaşkadır, zira bizim işimiz gücümüz onunla. Çünkü, usul kanunu muhakeme sürecinin işleyişini düzenler, dava nasıl açılır, dilekçede hangi hususlar olmalıdır, hangi mahkeme görevli/yetkilidir, dava değerini nasıl değiştiririz, cevap dilekçesini ne sürede veririz.. gibi tüm detaylar bu kanunda yer alır ve bu kanunun değişmesi demek, yılların düzeninin o tarih itibariyle değişmesi demektir. Düzenin değişmesi demek, zaten hiçbir zaman verildiği saatte giremediğimiz duruşmaların daha da gecikmesi ve bazen neredeyse tüm gününüzü mahkeme kapısında bekleyerek geçirmek, planlanılan işlerin hiçbirini yapamamak, akşam olduğunda “ne ara akşam oldu, gene şunu/bunu yapamadım” diye hayıflanmaktır.

Özellikle her gün başka mahkemede duruşmam olduğu düşünüldüğünde “acaba bugün hakim bey/hakimanım süre verecek mi, kesin süre ihtarı yapacak mı, ön inceleme mi diyecek..” gibi sorular beynimi yiyordu. Adliyede karşılaştığım diğer avukat arkadaşlarımın gündemi tamamen yeni yürürlüğe giren HMK olmuştu çünkü 1 Ekim öncesinde sayın Yargıçlara eğitim verilmemiş – ve hatta eğitim için kanunun yürürlüğe girdiği hafta içi seçildiğinden 1 hafta boyunca hakimlerin olmaması nedeniyle o haftaki duruşmalar güme gitmiş ve en ciddisinden bir kaos yaşanmıştı – o nedenle eski kanun ile yeni kanun bir tencereye konulup kısık ateşte ağır ağır pişirilirken bize de her hakimin uyguladığı farklı yöntemi anlamaya, anlamasak da öğrenmeye çalışmak düşüyordu.

Tüm bu süreçte, o denli yoruldum ki, ve tüm bunlara ev ve okul döngüsü de dahil, bu tatili dört değil ondört gözle bekliyordum desem yeridir.

Bayramın gelmesini istememe nedenim ise, öğrencilik hayatıma yüksek lisans yaparak devam etme kararımın getirdiği, sizin de yıllar boyu yaşadığınız “bayram sonrası sınavları yüzünden bayramda ders çalışmak” polemiği.

Geçtiğimiz bayram, ailemle harika bir gezi yapmış, Coğrafya derslerinden aşina olduğumuz “Türkiye’nin en güneyi olan Hatay – Topraktutan köyü” ne dek yolculuk etmiş (Hala gezi postunu yayınlayamadım ya ona yanıyorum!), gezmekten çılgınca bir keyif alan bünyemi – ve tabi yöresel yemeklerle de midemi- musmutlu ederek memlekete dönmüştüm. Bu bayram için de taaa o zamandan kafamda en tatlısından bir yurt dışı, hadi olmadı bir yurt içi seyahati hayal etmiştim, ta ki sevgili hocalarım bayram sonrasına hazırlanacak ödev sunumu tarihlerini dağıtana dek! Hepsi de bayramdan sonraki hafta ve devamı haftalara tekabül ediyor, bu da bayram sonrası iş hayatına aynı hızla geri dönecek olduğumu düşünürsek bayramı ödev yaparak geçirmem anlamına geliyordu.

Anlayacağınız o yurt dışı yurt işi hayalleri suya düştü, bu bayram gittiğim en uzak mesafe eve 12 km mesafedeki alışveriş merkezi oldu.Çok sıkılıp yemeğe saldırdığım anlardan birinde ortaya ise şöyle bir manzara çıktı. Patlıcan Musakka ile Pilav. Cansınız.

Bayram benim için kitap okumaktan, araştırma yapmaktan, yazı yazmaya çalışıp tıkanmaktan, dipnotlardan, alıntılardan ibaretti. Ders arası kahve içip, Wii oynayıp, Antep’ten gelen fıstıklı kurabiyeleri yiyerek; televizyonda bilimum eski Türk filmleri izleyerek, arada bir de spora giderek kendimi mutlu etmeye çalıştım. Hala daha çalışmalarımı bitirebilmiş değilim, ama en azından umudum var. Bu bayramın acısını ise, bu derslerden AA alarak ve gelecek bayrama harika bir program yaparak çıkarmayı planlıyorum.

Eğer benim gibi gezememiş, şu veya bu nedenden eve tıkılmışlarınız varsa, bilin ki dostlar yalnız değilsiniz! Tatili çok gezerek geçirmişlere ise, size sözüm şu: alacağınız olsun, napalım, kader utansın be!

 

New York, New York..

Andrew Clancy’nin New York’ta çektiği görüntüler ve fonda James Vincent McMorrow’un ruhu tam anlamıyla doyuran “We Don’t Eat” parçası..

Kendisinin de söylediği gibi :” That’s the life in Big Apple”

Herkese sevdikleriyle musmutlu bir bayram dilerim!