Yeni yıl geldi, hoş geldi!
Şimdi bu yıl söz verdiğim gibi sıra, daha çok yazmaya, daha çok paylaşmaya geldi.
Amsterdam’da geçirdiğimiz iki gün, gerçek anlamda çok keyifliydi. Şehir, bir sanat eseri değil, muhteşem binalar yok, ama bambaşka bir havası olduğu kesin! İnsanlar özgür ve bu özgürlük insana öyle bir keyif veriyor ki.. Bir önceki Amsterdam postunda bahsetmiştim, insanın şansı olsa tası tarağı toplayıp buraya taşınası, bir bisiklet alası ve amaçsızca süresi geliyor sadece. Sıkmıyor, zaten insanı özgürlük nasıl sıkabilir ki:)
Amsterdam’a gittin mi, mutlaka bir kanal turu yapmak lazımmış. Eğer biletlerini şehrin içindeki ufak dükkanlardan alırsan 1-2 Euro daha ucuza geliyor, özellikle grupla gittiğinde çok işe yarıyor, benden söylemesi
Öncesinde elbette ki günün en önemli öğünü – kahvaltı!
Daha Türkiye’den yurtdışına çıkalı 24 saat olmuş ama, insan Türk kahvaltısı görünce zaman mekan tanımıyor. Tatlı ağırlıklı kahvaltı kesinlikle bana göre değil. Aslında çok kahvaltı yapan bir insan da değilim ama kahvaltı niyetine kruvasan yemeyi de hiç sevmiyorum doğrusu:( Otelden çıkmadan önce biraz google, biraz açlık, bir de toplu taşıma bileti bizi Mozaiek‘e getirdi.(Bos en Lommerweg, 191) Haftasonları saat 11′den itibaren Geleneksel Türk Kahvaltısı servis ediyorlar. Gün boyu yürüyerek harcayacağınız enerjiyi bol yağlı avrupa abur cuburlarından değil simit ve bal-kaymaktan almanızı tavsiye ederim. Gitmeden önce mutlaka rezervasyon da yaptırın. (020 5800383)

Karnımızı doyurduktan sonra zaten yaşadığımız mutluluğu fotoğraflamaya gerek de yoktu, siz tahmin edersiniz
Yol üzerinde bulduğumuz birçok minik dükkana girip çıktık, malum dönüş yolunun sonunda bir iki ufak hediye getirmeden olmaz. Bu dükkandaki hediyeliklere bayıldım, özellikle de duvara asılan mottolara. Fotoğrafta hepsi çıkmamış, en sağda olan “There is no place like home” benimle birlikte eve dönenlerden


Alkol denince bu şehirde akla elbette ki öncelikle bira geliyor. Her ne kadar Efes’çi olsam da, Heineken’in müze haline getirilmiş fabrikasını gezmeden dönmek olmazdı. Yine bu fabrika gezisi için biletleri, kanal turunda olduğu gibi şehir içindeki ufak dükkanlardan alabiliyorsun. Yanlış hatırlamıyorsam kişi başı 15 Euro idi fiyatı.

Bundan birkaç yıl önce Amsterdam’a taşınmış yakın arkadaşlarımla buluştuk, orda buluşmak da apayrı bir keyif. Tabi bununla birlikte oraya yerleşmiş arkadaşlarla zaman geçirmenin en iyi yanlarından birisi, şehirli gibi gezmek ya da ingilizce tabiriyle “like a local”
İsmini hatırlayamadığım, ama yine kendi birasını üreten harika bir birahaneye gittik. Bizdeki ünlü shotlar gibi, burda da shot bardaklarından azıcık daha büyük bardaklarda kendi üretimleri olan biraları tadımlık getiriyorlar, beğendiğini hüpletmek ise sana kalmış. Ben hepsini çok beğenmiştim, ama alkol artık bana pek hitap etmiyor diye tadımlıklarla yetindim.

Yine biraz alkolden bahsetmek gerekirse, bu şehirde küçük ama dünyanın en harika likörlerini yapan ünlü bir dükkan var, Wynand Fockink. Amsterdam’a gidip bu likörlerden tatmamak olmaz. Ve hatta, kendi likörünü kendin de yapabiliyorsun. Burada dikkat etmen gereken tek şey, likör bardağından ilk yudumunu bardağa eğilerek almak, kaldırmak yasak
Adres, Pijlsteeg 31.
Ertesi gün ise güneşi görmüş masum köylüler olarak yola düşüp Rotterdam’a gittik. Şaka yapmıyorum, bizim memleketimizde her mevsim görmeye alışkın olduğumuz güneş, bu insanlar için lüks. Güneş gördüklerinde parklara bahçelere yayılmaları da ondanmış. Biz biz olalım, memleketimizin havasının suyunun kıymetini bilelim arkadaş!
Rotterdam’da ilk durak, kübik evler. Bu evlerde gerçekten insanların yaşadığını biliyor muydunuz?
Tesadüfen, kübik evlerden birkaç tanesini bir araya getirip süper sempatik bir hostel yapmışlar ve orada da bisiklet kiralıyorlarmış! Tutturdum, lütfen bisiklete binelim diye, arkadaşlarımı da zorladım, iyi mi ettim kötü mü bilemem (çünkü ertesi gün çok fena hastalandım) ama çok çok keyif aldım yaklaşık 2 saat süren bisiklet turumuzda.

Zaten bisikletin keyifli yanı, bisiklet için ayrılmış yollar olması. Yoksa Türkiye’de veya orada hiçbir farkı yok, pedallarınıza kuvvet. Ama ayrı yol, ayrı trafik ışığı, bir de üstüne trafikte insana, yaya ve bisikletliye “SAYGI” olduktan sonra dünyanın öbür ucuna kadar süresi geliyor insanın.

Gezdik tozduk, Rotterdam’ın en ünlüsü Euromast’a geldik. Burada zaten dediğim gibi, turistik birşey yok. Şehrin çoğunluğu zaten öğrencilerden oluşuyor. Euromast, şehrin en yüksek binası, altında bir restoranı var, üstte de kalınabilecek birkaç oda, o da çoğunlukla yeni evli çiftler tarafından tercih ediliyormuş. En üste çıkmak için ayrı bir asansöre biniyorsun, yükseklik korkusu olanlar eminim benim gibi çığlıklar atacaksınız ama bence havanın güzel olduğu bir gün mutlaka bu anı deneyimleyin, limanı tepeden izleyin.

Aynı zamanda Rotterdam birçok sözleşmenin de düzenlendiği bir şehir, Avrupa’nın en büyük limanlarından biri. Yani benim çalıştığım akademik alanda önemli bir şehir. Kim bilir, belki bir gün buraya akademisyen olarak gelirim? Dilemekten zarar gelmez bence :p
Sonra işte Paris falan:) Sevgiler!
Bunu beğen:
Beğen Yükleniyor...